ŞEYMA GÜR

Hz. Adem için her şey mükemmel görünüyordu. Cennetteydi. Eşiyle birlikteydi. Bütün yapması gereken, daha doğrusu yapmaması gereken, men edildiği ağaçtan uzak durmaktı.

Ama olmadı.

Çünkü kendisi yüzünden Cennetten ve rahmetten kovulmuş olan şeytan ahdetmişti; Adem’ i Rabbinin gözünden düşürmek için ne lâzımsa yapacaktı ve yaptı. Hz. Adem’in ayağını kaydırdı, yasak meyveyi yedirdi.

Burası biz insanların dünya serüveninin başladığı nokta. Aynı zamanda şeytanla mücade tarihinin start verişi.

Oysa Adem’i Allah yaratmıştı. Allah’ın yarattığı nefsinin sevkiyle, Allah’ın yarattığı elini uzatıp, Allah’ın yarattığı o meyveye uzanmıştı ve şimdi Allah’ın yarattığı Cennetten uzaklaştırılıyordu.

Ölümüne pişmandı.

Ne yapabilirdi? Kime sığınabilirdi? Var mıydı ki başka kapı? Kendisini nasıl affettirebilirdi?

O umutsuzluk anında yine imdadına hayır da şer de elinde olan Allah’ın öğrettiği kelimeler yetişti.

Sonra Âdem, Rabbinden öğrendiği sözlerle tövbe etti; Rabbi de onun tövbesini kabul etti. Gerçekten de O tövbeleri kabul eden ve merhameti pek geniş olandır. (Bakara, 2:37.)

Onlar “Rabbimiz, biz kendimize yazık ettik,” dediler. “Eğer Sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, biz hüsrana düşenlerden oluruz.” (A’râf, 7:23.)

Ey kudreti, rahmeti, mağfireti sonsuz Allahım!

Biz Adem’in evlâtları, Sana karşı yanlış yaptığımızda, nefislerimize zulmettiğimizde, ebedî düşmanımız olan şeytan ayağımızı kaydırdığında, ancak Senin mağfiretine koşar, yine Senin öğrettiğin kelimelerle Sana tövbe ederiz ve ancak Senden bağışlanma dileriz.

Rabbimiz! Sahibimiz Sensin; bizi sahipsiz, şeytan karşısında müdafaasız bırakma Allahım!

Tövbe kelimelerini elimizden alma!