ŞEYMA GÜR

Ceviz ağacının en üst dallarından birinde tepetaklak bir şeyler yemeğe çalışırken gördüm onu. Baştan ayağa yeşildi. Bazen bulduğu bir lokmayı tek pençesiyle tutup ağzına götürüyor, diğer pençesiyle dala tutunuyordu. Bir lokma yiyecek için kırk takla atıyordu. Akrobat gibiydi. Haline acıdım.

“Gel sana yiyecek bir şeyler vereyim” dedim. “İstersen kabak çekirdeği, istersen ceviz içi.”

“Neden ki?” dedi. “Benim Rezzak-ı Kerîmim beni besliyor. Rızkını üstlenemeyen benim gibi nice canlılar var ki, onları da, seni de beni de de Allah rızıklandırıyor. Ağacından taze taze yiyorum. Hem insan değil misin, sağın solun belli olmaz. Belki beni tutmaya kalkarsın.”

“Ne kadar önyargılısın insanlara karşı” dedim. “Ne kötülüklerini gördün?”

“Anlatayım mı?” deyince bir an düşünüp vazgeçtim.

“Neyse neyse… Ama kabul et ki  biz insanlar dünyanın  halifesiyiz. Yetkiliyiz. Dünyayı imar ediyoruz. Hattâ senin üzerinde tasarruf edebilirim. Bak şehrin sokaklarında her köşe başında sokak hayvanları için sular, mamalar bulunduruyoruz. İyiyiz yani.”

“Elbette bulunduracaksınız. O sokakları zavallı hayvanlar için yaşanmaz hale getirdiğinize göre, mamalarını, sularını tedarik etmek de boynunuzun borcu. Allah’tan biz uçabiliyoruz da kaçabiliyoruz bir parça sizden. Allah kedilere köpeklere acısın. Hani sizde bir lâf vardır ‘Ekmek aslanın ağzında’ diye. Onlar için de ekmek betonun altında.”

Yutkundum. İnsanlığın tüm kabahati omuzlarıma çöktü.

“Ama medeniyet…” diyecek oldum.

“Hangi medeniyet? Allah’ın hikmet kanunlarını hiçe sayan, yarattığını bozan, fıtrata aykırı medeniyet mi? Hep israf, hep tahrip! Sonunda siz de yaşayamaz hale geldiniz, bakalım zararın neresinden dönebileceksiniz. Bal gibi özlüyorsunuz ormanların kıyısında yaşamayı, elinizin toprağa değmesini, suyu kaynağından içmeyi, temiz hava solumayı da, geçmiş olsun.  Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Duydum ki denizin dibindeki balıklar bile sizden şikâyetçiymiş. Halifelik meselesine gelince: Her yetki sorumluluk getirir. Asgari benim kadar Hâlıkımızı zikrediyorsan, sonra gel üzerimde tasarruf etme iddiasında bulun. Hani görelim kulluğunu?”

Daralmıştım. “Hadi hadi kış kış” dedim. “Çok biliyorsun sen. Penceremin önünü kirletme.”

Kovaladım onu. Sonra da biraz doğa belgeseli seyredip kendime gelmek üzere televizyonumun başına geçtim.