FUNDA DEMİRER

Sözlerini hiç sakınmayan iki kadın aralarında konuşuyorlardı. Yaşlı olan, yakın zamanda tartıştığı ortak akrabayı anlatıyordu.

“Çok sinirlendirdi beni, ağzının payını verdim” dedi.

Diğeri bu durumlarda ondan geri kalanmış gibi “Yapmasaydın, niye kale alıp cevap veriyorsun, canını sıkıyorsun onun için?” dese de, yaşlı olan “Hayır, herkesin hatasını söyleyeceksin, söyleyeceksin ki ders alsın. Neden içimde bırakayım?” ve buna benzer lakırdılarla devam ettiler.

Dayanamayıp “Olur mu öyle?” dedim, “düşünsenize, Allah her kusurumuzun karşılığını verseydi, affetmeyip de her suçumuzu yüzümüze vursaydı, biz ne yapardık?” Fakat yaşları, yaşantıları kendi düsturlarınca oturmuş insanlara hakkı tavsiye etmek bazen nafile oluyor.

Sonra düşündüm:  Ya ben? Ya onlara bu nasihati vermeye çalışırken benim nefsim bu nasihatlerden ne kadar ders almıştı? Kullarını çokça affeden Allah’a kul, yapılan kötülükleri hep affeden bir Peygambere ümmet, kendisine her türlü eza ve cefayı yapanlara hakkını helâl eden bir Üstada talebe olmaya çalışırken ben ne kadar nefis hesabına bu paydan vazgeçmiştim? Senelerce ilim yolunda hakkı tavsiye edenlere ben ne kadar kulak vermiştim?

Kendime ara ara “Herkese hakkını helâl et, et ki hesabın çetin olduğu gün onca günahınla, kusurunla baş edemeyecekken bir de başkalarının dâvâsına dahil olma” diye hatırlatırken, iş yaşamaya gelince bunu ne kadar uygulamıştım?

Zulme uğradığı vakit “Ya Rabbî, onlar bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı” niyazına duran Efendimiz aleyhissalâtü vesselâma ne kadar tâbi olabilmiştim?

Peygamberimizin irşadı doğrultusunda, en şiddetli harplerden Medine’ye dönüşü “büyük cihada dönüş” olarak bilen ve yaşayan Sahabî efendilerimizi ne kadar örnek alabilmiştim?

İnsanın başına açılan en büyük dâvâdan insanları beraat ettirmek için, kendisine yapılan her türlü haksızlığa nefsi namına vazgeçen, helâl eden, ömürler için ömür feda eden Üstad Bediüzzaman’dan ne kadarını ders alabilmiştim?

Ve Cenab-ı  Allah,

Esmâlardan esmâlarca affetmeyi murad eden,

Ömürlerde ömürlerce mühlet veren,

Örttükçe örtmeyi dileyen Cenab-ı Allah, onca isyana, nankörlüğe karşı mühlet vermeseydi, tek bir nefesi dahi tekrar istemeye ne kadar yüzüm olabilirdi?

Ya nefsim? Ya bir haksızlığa uğradığında “Bunu bana nasıl yapar, ben bunu hak etmedim, benim yaptığımın karşılığı bu muydu, ben niye özür dileyecekmişim, hiç hakkımı ödeyemez, o kendini affettirecek, hayatta affetmem” gibi cümlelerin boşluğunda çırpınan nefsimle nasıl dergâh-ı İlâhiye af için el açabilecektim?

Söz konusu nefis olduğunda yazmak ne kadar da ağır geliyor, fazlasına izin vermiyor, yeter diye bağırıyorken; büyük bir cihadda (yani şahsî ve toplumsal ilişkilerimizde) ne büyük bir galibiyet olurdu Yusuf aleyhisselâm gibi “Doğrusu, ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları  hariç, nefis daima kötülüğe sevk eder. Doğrusu Rabbim Gafurdur, Rahimdir” (Yusuf, 12:53) niyazıyla Rabbinin tezkiyesine, terbiyesine sığınmak!

Evvelâ bir tahliye etmeli şu nefsin eline geçirmeye çalıştığı kalpte dolup taşanları. Sonra hiçbir iz bırakmayacak kadar temizlemek gerek şu kaynayıp duran çürümüş, kokuşmuş, kir, pas tutmuş mahalli (kalbi). Ve nihayet hak, hakikat, merhametle tezyin etmek, ne büyük kâr olurdu bu zarara, ziyana çağırıp duran mâsivâ pazarında!

Hani ben şahit olduğum bir nefis yarışına müdahale edecekken, asıl nefsinin peşine takılan ruhuma, kalbime, aklıma bir iyilik formatı  gerek değil miydi? Hem de  öbür nefislere şahitlik etmeye fırsat bile bırakmayacak kadar gerek. Ve sonra bütün o esmâlara nankörlük etmeyecek, merhametini celb edecek ve buna lâyık olacak bir korku ve sonra ümit…

Yine de, dergâhından başka sığınacağım melce, başka kapı, başka yurt, başka kudret, başka merhamet olmayan Rahman ve Rahim’in affına, bir daha işlemeyecek kadar muhafaza edecek olan affına, kusurlarımın üstünü örtecek, onları gizleyecek, silecek ve ne dünyada ne âhirette karşıma çıkarmayacak şekilde affına iltica ediyor ve bunu Onun yüceliğinden umuyorum…