EMİNE DEMİRTAŞ SİRKECİOĞLU

Dört yıla yakın zamandır hızla gelişen bir semtin sakiniydim. Yakınından metronun, metrobüsün geçtiği, az bir yürüyüşle trafikten kaçabilme umudu veren birçok toplu taşıma vasıtasına yakın bir semt. Bu süre boyunca 12 daireli bir apartmanın bir dairesine “bizim” diyorduk ama apartmanın geri kalan bütün kısımları bize tamamen yabancıydı. Bu dört yıl boyunca da yabancı kalmaya devam etti.

Neden mi?

Herkesin yetişmesi gereken bir işi, okulu ve kursu vardı. Evinde büyüyüşüne tanıklık ettiği bir evlâdı ya yoktu, ya da olanı kendiyle birlikte anneanne / babaannede büyütmeye karar kılmışlardı. Onları kendi evlerine alışveriş yaparken bile görmüyorduk, çünkü büyüklerin evinde hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Ve pek tabii, apartmanın sakinleri orta yaştan başka insan görmüyordu. Gördükleri de insanî ilişkilerden zaten uzak duran kimselerdi.

Dün, hayatın birbirinden yaşça çok uzaklara düşürdüğü insanların toplandığı bir odada buldum kendimi. Kuzenim “Köyün yaşlılarını ziyaret edemiyoruz, bana arkadaş olur musun?” diye sorduğunda uzun zamandır duasını ettiğim fırsatı yakalamış olduğumu düşünerek peşine takılıverdim. Çünkü çocukluğumun simalar defterlerine yüz hatları çok net çizilmiş teyzeler zaman zaman gözümün önüne gelir, onların bizi hep sevgi dolu sevmelerini hatırlar, keşke yanlarına gidip ellerini öpüp hayır dualarını alsam, eskilerden bahis açıp onların tatlı anlatışlarını dinlesem diye içimden geçirirdim.

Bahçeli bir köy evinin sokağı gören bir odasındaydık.

80 yaşlarında, artık sadece burnundan beslenebilen, konuşamayan, ancak her gördüğünü tanıyıp ağlamaya başlayan Ayşe nine yataktaydı. Beni sadece “varlığı” ile sayısız hissiyatın içine daldırdı, daldırdı. Bütün lâtifelerimle o varlığı, belki bin bir aynanın ortasında dönercesine sayısız cephesinden seyrettirdi, hissettirdi. Bütün nimetleri nimet olarak bir kez daha hatırlattı. En kuvvetli duaları ettirdi. Belki bir kitap kadar çok şeyi anlatan âna doldurulmuş bir kare nakşetti hafızama. Bir ömür yolculuğunun bütün köşe taşlarına dokundurup yine kendi odasında bıraktı.

75 yaşlarda Münevver abla diye seslendiğimiz başka bir nine hemen yanında oturuyordu. Yaşlılığın bütün şekil, renk ve halet-i ruhiyesine bürünmüş, zorlukla konuşan bir başka nine. Eski komşusunu ziyarete gelmiş, “Senin bu halini nasıl unutacağım ben?” diye diye eski arkadaşına bakıyordu. Dört ay önce kaybettiği eşini ve içindeki acıyı belki de Ayşe ninenin gözlerinde görüyor, ahirete açılan yakın pencereleri kendi nefsinde seyre dalıyordu.

“50 sene olmuş ben gelin geleli” diyen Emine teyze, kuzenimin hemen yanındaydı. “Ben köye gelin geldikten sonra doğdunuz hepiniz” diyordu kuzenime kardeşlerini de kast ederek. Emine teyzenin çocukları kuzenimle aynı sokakta oynamış, aynı yağlı ekmeklerden yemiş, aynı düğün ve bayramlara gitmiş, aynı sıralarda okumuşlar.

Aşağıda, sobanın yanında bamya alıyordu Ayşe ninenin kızı Nimet teyze. Hayatlarının birçok evresi annemle beraber geçmiş, hâlâ da dostlukları devam eden, beni kendilerine hayran bırakan bir yarımın diğer yarısı. Yine aynı köye gelin olmuş, bir de dayıma komşu. Burası böyle, herkes hem akraba, hem komşu, hem yoldaş.

Genç bir gelin Nurhan abla. Ama ruhu kocaman çınar gibi sarmış kayınvalidesi Ayşe nineyi. O bakıyor bütün gün. Yemeğini, yatağını, hayatını herkesle beraber o da göğüslemiş.

Kızım ve Nurhan hanımın çocuğu olmasa bu hanımların arasında en küçük benim. Hem yaşım, hem hayatta benim diye biriktiğim herşey çok küçük kaldı onların yanında.

Koridorda oyun oynayan iki erkek çocuğu ile yanımda “Ben burada çok sıkıldım, ne yapacağım?” diye sızlanan ve sonra kendisine sunulan tabletle durgunlaşan kızımdan başka küçük yok.

Sanki bir hayat dairesi içinde dolaştım o bir saat içinde. Kaç hayat serüveni konuşuldu, kaç varlık sahnesi bir hayata büründü altmış dakika boyunca, bilmiyorum. Ardından şehir hayatından kopup gelen ben, kızımın tablete gömülmesiyle kaldığı noktada düğümlendim.

Düğümlendim, hem de kör düğüm. Sanal âlem denilen kör düğüm. Aslı ve hakikati karanlık, ama barındındığı renkler çok cazip. Onun içinde yer almayana pek varlık sahnesindeymiş muamelesi yapılmıyor. En çok vakti ve dikkati kör düğümlü dünyanın fertleri ve olayları çekiyor. Karşısındaki insanın “Mutsuzum, dostsuzum, açım, hastayım, ölüyorum” söz ve halleri o düğümlerde belirmedikçe pek itibar görmüyor.

***

Bir yanda yıllar geçse de tanımak, hemdem olmak; yar, yaren, yoldaş olmak nedir bilmeyen bir dünya.

Diğer yanda yıllar geçtikçe taşıyla, toprağıyla, insanıyla, yaşlısıyla, komşusunun ve arkadaşının akrabasıyla dahi dertlenen ve az ötedeki mezaristanla kaynaşan, sarmalanan ve kemikleşen bir beraberlik.

Yürüyemeyecek, konuşamayacak kadar yaşlansan da âşinâ bahçeye, sokağa, eve uyanmak… Elinde büyümüş komşu çocuklarının ziyaretiyle eskilere dönmek… Yıllara rağmen doğduğun evde ölmek… Az ötedeki mezaristana taşınmak… Hayat yolculuğunu, nereden gelip nereye gittiğini birkaç km içinde okumak…

Bir mektup sandığı bulmuşum meğer.

Gördüklerimi, okuduklarımı kızıma bir gün gösterebilir miyim acaba?