HATİCE BİNNUR AVAN DEMİRCİOĞLU

İşte geldim. Köyümdeyim, kökümdeyim. Dedemin evi, ninemin barkı… Babamın babasından kalma ocağı, kulakları çıldırtacak bir sessizlik içindeyim, ve kulakları şenlendirecek börtü böcek nağmelerinde…

Görmediğim yüzlerle, kırk yıllık akraba imişim, kan çekmiş, toprak çekmiş, gerçekten her yönden uzak olduğum bu yere ait gibi bir his içindeyim. Büyük dedelerimin hikâyelerini dedemden dinlerken hayalini kurardım; şimdi onların yaşadıkları, onların bastığı toprak üzerindeyim. Annemle teyzemin sıcak gecelerde damda yatıp karış hesabıyla yataklarını belirledikleri, yıldızlara bakarak uyudukları o damın dibindeyim.

Baktığım her yerde eskilerden bir iz görme peşindeyim. 60 hanelik köyümün 14’ünde yaşanan gerisi yıkık dökük evler olan bu köyde âdeta bir zaman tünelindeyim. Babamın bir bebek olarak gözlerini açtığı toprakta onun çocuğu olarak onun o hallerini merak etmekteyim. Annemin ata binip gelin olduğu yolda onun torunlarının annesi olarak onun yurdunda onu özlemekteyim. Karşıki dağlarla, çeşit çeşit börtü böceğiyle, tozuyla topragıyla, acı suyu tatlı suyuyla kendimi hiç hissetmediğim kadar doğal hissetmekteyim. Ezan okunmaya başlayınca babam mı amcam mı diye sesleri ayırt etmekteyim.

Dedemin mezarına gitmek için sabırsızlanmaktayım, fakat “Yılan vardır” demelerinden tedirgin olmaktayım. Fatma Halanın “Ben yılan duası okudum daha da hiiiiç yılan görmedim” demesinden karışmaktayım. Safigül Teyzenin “Yılan yılan afia, yılan benden safiya, kelimei kifkişi, bağladım yılan dişi” dua-iddiası karşısında Fındık Teyzenin, Vesile Teyzenin “Bu nasıl dua, mâni bu” diye, “duadır-dua değildir” tartışmasının tam ortasındayım. Bir yanımda annemin öğretmeni, bir yanımda çocukluğunun geçtiği tatlı teyzelerle bir tuhaf haller içindeyim. Dedemin mezarı, dedemin de babası, babamın da dedesinin ruhlarına karışmış kendimi bulma peşindeyim. Belki de köyün en yaşlı teyzesiyle gayet uyum içindeyim.

Köyümdeyim, özümdeyim. Dedemin toprağında yaşça büyük de olsam küçülmekteyim. Annemin babamın küçüklükleriyle hayalen arkadaşlık etmekteyim. Burada gerçekten bir değişik haller içindeyim.

***

Ne büyüksün Sen, ne yücesin Rabbim!

Ne renkli senin eserlerin. Dağda bayırda mis gibi kekiklerin. Kuru toprağından bitme supsulu meyvelerin. Karışık çorak kokulu toprak içinde mis gibi çiçeklerin. Ya o nakış nakış, süslü böceklerin ve tabii her haline, rengine, desenine hayran bırakan kelebeklerin?

Ne çok çeşidin var, ne çok da türleri çeşitlerinin.

Ne merhametli serçelerin; yavrularının tıkanan yuvasını açmak için çabalarına bizleri şahit ederken… Ne sevimli her mahlûkun; baykuş deyip geçmeden yavrusuyla annesinin birbirini arayışını ötüşleriyle gözlemleme imkânına erişmişken…

Dağ yolunda dikenin, dikeninde bitmiş çiçeğin, çiçeklerinde beliren sebzelerin, öyle bir sıcaklamışken yere düşmüş yemişlerin, dutun, kayısın… Daha da istersen tepeciklerinde uçuracak kadar estirdiğin rüzgarların, gözlere bayram ettiren çayın, ırmağın.

Her nefesinde her zerrene işleyen, temizleyen oksijenin. El değmemiş taşın toprağında biten binbir çeşit şifa deposu bitkilerin. Kokusu daha yeşilinde başlayan domateslerin, kırmızısı yeşilinde saklı karpuzların…

Rahmetin hepimize sonsuz, adaletin sınırsız, bir şeftaliyi kargayla paylaşırken, onun dişlemesinden sonra biz bitirirken.

Yeşilin gözlere şifa, kuş seslerin kulaklara deva. Suların zaten tadı tuzuyla bir harika.

Rabbim, Sen ne merhametlisin, bu dünyada görmek derdinde olan gözlere Cenneti böylesi verensen, gerçeğiyle kimbilir nasıl mest edersin!