MERVE BETÜL

Havalimanında “Dış Hatlar Gidiş” yazan kapıya yöneliyoruz. Bu “Dış Hat” tabiri Kudüs için geçerli olmamalı. Aksine, tâ kalbimizin içine giden bir hat. İçe dönüş hattı, öze dönüş yolu, yuvaya varış… Mescid-i Aksâ ilk kıbledir, haremdir, vatandır. Bu yolda herkes kendine yolculuk yapar.

Varıyoruz, yanından geçtiğimiz herkes yakalarımızdaki bayrakları görünce gülümsüyor. El uzatıyorlar, selâmlaşıyoruz. Türk, diye sesleniyor çoğu, konuşmak istiyor. Acelemiz yoksa biraz muhabbet ediyoruz.

Burası dillerin değil, gönüllerin anlaştığı memleket. Yettiği yere kadar Arapçam, onların varsa İngilizcesi, bunlar bir yere kadar. Dillerinden tam anlamasam da hallerinden çok iyi anlıyorum.

Annesini geçen hafta kaybetmiş bir hanım, onu son kez Mescid-i Aksâ’ya nasıl getirdiğini anlatırken bana sarılıp hüngür hüngür ağladı. Beş dakika evvel tanışmıştık halbuki; ama en derinindeki derdini bize açmaktan çekinmiyor.

Anneler çocuklarını kucağımıza verip fotoğraf çekiyorlar.

Ellerinde ne varsa bize hediye etmek niyetindeler. İki genç kız, kollarındaki en güzel bilekliklerini çıkarıp koluma takıyor. En kıymetlilerini paylaşıyorlar benimle.

Benim yaşlarımda bir başka genç, hayallerini anlatıyor. Filistin dışına çıkması yasakmış. Ama İstanbul’u ziyaret etmek için can atıyor. Ona İstanbul’u anlatmamı istiyor. Beni dinlerken gözleri parlıyor. Çantasında Türkiye’den gelen bir hediye varmış, onu gösteriyor hemen.

Ön saflardan bir kutu kurabiye gönderilmiş bizim için. İftariye diye uzatıyorlar. Bu ikramın onların bütçesi için ucuz olmadığını biliyorum; ama karşılıksız veriyorlar.

Güneşte kaldıysak, kendileri güneşin altında saf tutmak zorunda kalacaklarını bilseler bile kendi yerlerini veriyorlar gölgelik altından. En ufak bir zahmet çekmemiz istenmiyor.

Herşeyin fiyatı Türkler için iniyor çarşıda. Aslında 100 şekelse bize 70 şekel. İndirim yapamazsa bile üzerine ederinden fazlasını ekliyor esnaf, “Bu da hediyesi olsun” diyor.

Evlerine davet ediyorlar. Bir dakika önce tanıştığınız insanları evinize çağırır mısınız? Çağırıyorlar. Sonsuz derecede güveniyorlar. Ama gidemiyoruz. Biliyoruz ki bir Türk’ü evine aldığı kameralar tarafından görüntülenen Filistinli ailenin başına gelecek var. İsrail askerleri tepesine biner, etmediğini bırakmaz. Teşekkür etmekle yetiniyoruz.

Gençler sosyal medyadan da olsa iletişimi devam ettirebilmek için ismimizi sorup kaydediyorlar. Kopmak istemiyorlar. Unutmuyorlar.

15 Temmuz’un haberini aldıklarında Mescid-i Aksâ’da toplanıp sabahlara kadar dua etmişler. Anlatıyorlar. Hapishanelerdeki esirler bile kaçak telefonlardan haber beklemiş Türkiye’den. Darbe başarısız olunca tatlılar dağıtılmış şehirde, hep birlikte sevinmişler. “O gün Türkiye düşseydi, Filistin’den umudumuz büsbütün kesilecekti” diyorlar. Birisi, “Türkiye o gün bizi çağırsa; 3 milyonuz, hepimiz gelecektik” diyor. “Bizi ister asker, ister mermi olarak kullanırdınız, gelirdik, sizinleyiz.”

Çünkü biz Türküz, çünkü Müslüman kardeşleriyiz, çünkü Kudüs’ün derdiyle dertlenenlerdeniz. Hoş gelmişiz, iyi ki gelmişiz. Susmamızla bile teselli buluyorlar.

Kudüs’ten Ramazan ve bayram izlenimlerimi paylaşmaya devam edeceğim inşaallah. Bu, ilk yazım.