FUNDA DEMİRER

ardımdan deyin ki,

sığamadı şu yer’e

hep bir gitme telâşındaydı.

gündüz kuşlar,

gece yıldızlar

onlar çeldiler hep aklını.

Bıkmadın mı? Her gün aynı manzaranın fotoğrafını çekiyorsun, dedi.

Her gün aynı değil ki, diye cevap verdi.

Her gün aynı değildi ki…

Fâtır-ı Hakîm her günü ve içindekileri her gün yeniden yeniden bir mektubat-ı Samedaniye yapıp, hikmet zarfına sarmalayıp gönderirken nasıl aynısı olabilirdi ki bu günbatımı bir öncekinin, bir sonrakinin?

Kim salmamıştır gökyüzüne bir ah’ı, bir oh’u, bir türküyü, bir duayı?

Ne doğuşu, ne batışı, ne nazlanışı birbirine benziyordu. Okuyana her satır bir hikâye, her sayfa ciltler dolusu serüven; dinleyene her anı bir kaside, her biri ayrı bir divan yazıyordu.

Kim unutur büyümeden hemen evvel gökyüzüyle oyun arkadaşlığını?

Gece döşendi gök sayfasına.

Çocukluğuma gittim,

Babam yedi kardeşleri anlattı.

Dördü önde, üçü arkada

Babalarını taşıyorlardı.

Her yıldız bir kahraman oldu tarihe.

Bir varmış, bir yokmuş öyküler sustu.

Senenin üç mevsime yakını, göğü ay ve yıldız şavkı düşmüş bir yorgan yapıp üzerine örttüğü bir avluda geçmiş bir çocukluk gökyüzü dolmayan evlere sığamıyordu.

“Rabbim gökyüzü düşmeyen evler düşürme nasibime” belki de ta o yaşta yapılan bir duaydı da, şükrettikçe çoğalan bir şükür borcu ekliyordu gelen her cevabına.

Kim çekmemiştir içine gökyüzü dolusu bir nefes aralığını…

Pek çoğumuz metropol kaldırımlarına dikilmiş binalar arasında görmeyeceğimizi zannederiz gökyüzünü. Halbuki sadece başımızı uzatmamızı bekliyor sabırla.

Aramalıydı… Göğü kovalayanlar için bir menfez hep bulunacaktı. Hiç olmazsa, hayal o direksiz salıncakta sallanacaktı.

Tıklım tıklım bir otobüs camından havaya uzanıp nefese mavi çekmeli, hızla geçtiğimiz metrobüslerde telefon ekranından başımızı çevirmeli bir buluta, işyerinde dosyalardan sonsuzluğa uzanmalı birkaç dakikalığına, günün sonuna düşen o kesif yorgunluğu gurubun renklerine dokundurmalı, daralmış bir sinede bir kuşu kanat çırptırmalı, uykudan önce geceyi okumalı, yolumuzu kaybettiğimiz dünya hengâmesinde yine o yıldızı aramalı.

Haydi çevir yüzünü, bak ay bile her gece aynı pozu vermiyor gecenin kadrajına.

Her gün aynı değildi…

Ne bulut az önce gözlerine yığılan sürur, ne yağmur geçen gün yüreğini ferahlatan, ne bu mavilik dünü boyayan, ne de o yıldız aynı parlaklıkta kalan…

Kim inkâr eder, yüreğindeki kasırgaların gökyüzüyle durulmadığını…

Bulutlu, güneşli, açık- kapalı, rüzgârlı, fırtınalı, yağmurlu, karlı; el toprağı kirlettiği kadar ulaşmadı ya velhasıl ruhunu temiz tutanın gökyüzüde hep temiz kaldı.

Kim vazgeçmiştir dünyaya dolanmış zincirlerinden gökyüzü hürriyetine sığınmayı…

“Çünkü gözün gönle ihanetidir alışmak” dese de şair, göz gönlün dürbününden seyretmiyor mu âlemi? Öyleyse gözümüzün önünde her gün sergilenen san’at-ı İlâhiyeyi hayret makamında temaşa için, önce gönüllerden kaldırmalı değil miydi şu ülfet perdesini?

Haydi, çevir yüzünü, nasibine düşen gök kubbeye, hem duvarlar ne kadar yükselirse yükselsin dört bir tarafta,

“Sema, dalgaları karar kılmış bir deniz” ”[1] misali, açık ya hâlâ…

[1] Tirmizi, Tefsîru Sûreti’l-Hadîd: 1; Müsned, 2:370.