ESRA KÂĞIT

Yaşları 5-13 arasında değişen beş çocuğu olan Suriyeli muhacir bir aile ile tanıştım.

Zalimin zulmüne dayanamayıp dört yıl önce hicret etmişler kardeş bildiklerinin yanına.

Bir grup arkadaş biraraya gelip Allah rızası için halleriyle hallenmek yani ensar olmak niyetiyle ziyaretlerine gittik.

Gencecik bir anne, pırıl pırıl çocukları ile birlikte güleryüzle karşıladılar bizi.

Ailenin ilk göz ağrısı ve henüz 13 yaşında olan evlâdı, 4,5 ayda söktüğü Türkçesi ile tercümanlık yaptı annesiyle aramızda.

Hal-hatır sorma faslından sonra, “Alıştınız mı artık buralara, ne tür zorluklar yaşıyorsunuz?” diye sorduk.

Anne anlattı, kızı tercüme etti.

Ailenin babasının Suriye’de iyi bir işi varmış. Kazancıyla ailesinin geçimini rahat bir şekilde karşılayabiliyormuş.

“Biz Suriye’de ihtiyacımız olan her şeyi alabiliyorduk. Burası çok pahalı” diye ekledi anne boynunu bükerek. İhtiyaç sahibi oldukları aşikâr olduğu halde birkaç defa sormamıza rağmen maddî bir istekte bulunmadı.

Çat pat konuşabildiği Türkçe ile “Biz Suriye’ye gitmek istiyoruz” diyebildi mahzun bir ifadeyle.

Ardından genç tercümanımız aldı sözü:

“Annem her gün ağlıyor. Çünkü ailesi Suriye’de kaldı ve dedem çok hasta. Onu merak ediyor ve görmek istiyor.”

Her gün vatanının, ailesinin hasretiyle gözyaşı döken bir anne ve annesinin bu haline her gün şahitlik eden çocuklar…

Bu tabloya vicdanı olan herkesin üzüleceği gibi biz de çok üzüldük.

“İnşaallah bu zulüm biter, Suriye tekrar güvenli bir yer olur ve sizler de dönersiniz çok özlediğiniz vatanınıza” diye duâ ettik. Onlar da en kalbî duygularla “Âmin” dediler.

Muhacir olmak, evinden yurdundan çıkmak zorunda kalmak. Bunu yaparken de can bildiklerini ardında bırakmak. Ne zor bir imtihan!

Lâkin bunu herkes değil, ancak Ensar olanlar anlar.