BEYZA NUR

Siyah ve beyazın uyumunu fayanslarda, koltuklarda ve çizgilerde tanımıştım. Ta ki onunla tanışana kadar…

İstanbul’un boğucu havasına alışık olmayan misafirlerimize biraz hava aldırmak için dışarı çıkmıştık. Parkta bir masa bulup oturduk. En küçük misafirimiz olan yeğenim ise elinde topuyla beraber hemen kendini yere bıraktırıverdi. Henüz bir buçuk yaşında olan Selim, ismi gibi yumuşak huylu, kendi halinde sıcakkanlı bir fıtrata sahip. Hayat daha koyuluğunu ona bulaştırmamış. Yüzü ay kadar berrak, gözleri zeytin kadar parlak. Minik ayağıyla topa vurduğu gibi, rüzgâr plastik topu nereye savurursa oraya doğru koşuyor. Tekrar vuruyor, tekrar koşuyor. Takibi kaybetmemek için gözlerini öylesine açıyor ki, sarı topun gölgesi gözlerine yansıyor. Karşısında topu tutan melekler mi var da böylesine mutlu acaba?

Biraz vakit geçtikten sonra oturduğumuz masanın yakınındaki bir bankta iki zenci hanım oturuyor. Anlaşılan anneler sıcakta bile çocukları düşünüyor. Yanlarında Selim’le aynı yaşlarda zenci bir çocuk var. Onda da yarı havası sönmüş ve sertliği yaşlarına göre yumuşamış bir basketbol topu. Aynı enerjiyle topu güneş yapmış, sanki dünya gibi etrafında dönüp duruyor.

Kısa süre sonra göz göze geliyorlar. Derin bir bakışma, bir buluşma… Aniden yüzleri aydınlanıyor. Gülümsemeleri yanaklarını sıkıştırıyor ikisinin de. Gözleri kısılmaktan kapanmış gibi. Güzel yüzlerinde mutluluk çizgileri hemen sayılıyor. Dudaklarda bir muhabbet busesi yayılıyor. Ayaklar da durur mu tabii? Zenci olan bizimkinden hızlı çıkıyor. Yavaş yavaş sokuluyor yanına. Arifler konuşmadan anlaşır derler ama çocuklarınki de az değil hani. Yüzlerinden belli çoktan konuşmaya başladıkları. Birbirlerinin topunu karşılamaya başlıyorlar, sonra o ona atıyor o ona. Bakıyorlar, iki ele iki top fazla. Sarı topu saf dışı edip işi kolaylaştırıyorlar. Çocuk ya nihayetinde. Kendilerini türlü hallere sokup göstermeyi de ihmal etmiyorlar. Gözler yetmiyor, eller ve kelimeler de eşlik ediyor ağır çekim paslaşmalara. Anlaşılan güzel bir takım oldular.

Onların o masum ve tertemiz dostlukları sanki bir tablo gibi. Bakmaya doyamayıp güzel karelere huzuru kaydetmek istiyorum. Hızlıca telefonumu çıkarıp fotoğraflarını çekiyorum. O zaman anlıyorum; dostluğu, insanın kıymetini. O zaman hissediyorum hakiki kardeşliği. “Her şey” bir cihette zıddıyla bilinebilir diyordu Üstadım. “Her şey” in içinde renklerin de olduğunu o zaman görüyorum. Demek hiçbir renk tek başına güzel durmuyormuş. Çocuk hep güzel olsa bile, yanına başka renkte bir güzel gelince tadından yenmiyormuş. Bilmeden tattım.

***

Gözlerin gözlerimi kamaştırıyor çocuk. Gülüşün gülüşümü gölgede bırakıyor. Rengin rengimi serinletiyor, yazın keskin sıcağında. Kalbim ateşi harlanmış bir kazan, bilmeden içime düşen yaşama sevdan, acemi ruhumla sana pişirdiğim şefkatimi dibine tutturuyor. Senden daha güzel sevemiyorum. Senden daha güzel bakamıyorum gökyüzüne. Senden daha güzel yakışmıyorum yeryüzüne. Güzel çocuk, izin ver yetişeyim küçük ayaklarının “yerlere gül serpercesine, taş ile temasa geçene kadar nereye konacağı bilinmeyen” minik adımlarına. İzin ver yetişeyim. Çünkü öyle yürümeyi unutalı çok oldu. Boyumuz uzayınca unuttuk dünyanın alçaktan daha güzel gözüktüğünü. Meğer marifet yükseklikte değilmiş, genişleyen adımlarda, tepeden bakan tavırlarda, sayfaları azalttıkça biriktirilen dünlerde, doldurulan ceplerde değilmiş. Meğer mutluluğun ve huzurun kaynağı küçük olmakta, sevincin pınarı kimden olursa olsun kabul etmekteymiş. Rahatlığın sahisi sokakları çöple değil gülücükle kirletmekteymiş. Yolun sonuna yaklaştıkça başlamışız gözümüzü ilk açtığımızdan beri sardığımız gönül bağlarını koparmaya. Bilmeden baktım.

***

Küçük yüzler vardı. Küçük yüzlerin merkezinde ise kocaman gözler. Doğduğundan itibaren ölene kadar insanın değişmeyen tek ve en güzel âzâsı. Bakışların en güzide merkez odak noktası. Kocaman gözlerin merkezinde ise renkler. Sanatın dokunduğu, içten dışa dalgalanan, birbirinden bağımsız, birbirinden zıt renkler. Demek beyazın üzerindeydi en yakışanları. Demek siyah olmalıydı en ortasında. İki zıt renk, biri diğerinin kalbinde. Demek onlar sayesinde mavi maviydi, yeşil ise yeşil. Onlar sayesinde anlaşılıyordu bakışların en güzeli, onlar sayesinde yumuşatıyordu buğulanınca gözlerin en içteni. Renklerdi bir tablonun kıymetini on liradan on milyona çıkaran, bir yemeği müşterilerinin midelerine cezbedip davet eden, bir fotoğrafı kalplerin derinlerine işleten, bir kıyafeti bez parçasından çıkarıp vitrinlerde astıran. Renklerdi insanları hareketlendirip güldüren, ruhlarıyla bağ kurup düşündüren. Renklerdi gözlerde ilgileri uyandıran, kalbimizi hoplatıp zıplatan, bir aşağı bir yukarı nefesimizi koşturan. Renklerin birlikte iç içe olmalarıydı, gökkuşağı hatırına yağmuru sevdiren.

Sonra birden birileri çıkıp geldi. Renklerin zihnimizde oluşturduğu kavramları dağıttı ellerimize; bir rengi bir kavramda tükettiğimiz sayfaları. Renk sınıflandırmalarında illâ bir renk, bir kavramı anlatabilirdi. Sevgi kırmızı ile anlatılmalı, kızlar pembeyi, erkekler maviyi sevmeli, sarılar sarılarla, beyazlar beyazlarla, siyahlar siyahlarla birlikte olmalı. Bilmeden aldım.

***

Sahi, pek de maharetliydiler. Damla damla akıttılar yanlışları. Elbette biz de pek maharetliymişiz ki, kova kova kabul ettik tüketerek yaşamayı. Ayağımıza takılan taşlar oldu, göremedik hikmetini. Gittik yüzmeyi öğrendik bir de, fark edemedik dipte kalan doğruları. Bir kavramı bütün renklerde göremiyorduk. Sevgiyi, merhameti, şefkati, sevinci bütün renklerle karıştırıp içimizde gökkuşağı ile yoğuramıyorduk. Çünkü iş eşyadan insana döndükçe, başka bir deyişle maddeden mânâya ilerledikçe, insanlar zıtları birbiriyle kaynaştırmak yerine ayrıştırmaya heveslilerdi. Renkleri “sanat” uğruna bütün zıtlıklarıyla kullanmak maharetti. Ama “insan” uğruna bir araya getirmek seviyesizlikti. Şimdi siz oynamaya devam edin güzel çocuklarım. Hakiki kardeşliği anlatmak yetmiyor zira. Yaşayarak göstermeye devam edin. Yan yana bu kadar güzel yakışmaya devam edin çocuklarım. Devam edin ki büyüklerin kararttığı yarınları siz aydınlatın. Bilâl-i Habeşî olun, Ebû Ruveyha olun, Muhacir ile Ensar olun. Nefretlerin buz kestiği kalpleri siz ışığınızla doldurun. Isıtın güzel çocuklarım. Bir gülüşünüzle saçın güzellikleri, almaya hakkı olmayanlar utansın. Saçın renklerinizi yan yana ki, dünyamız muhabbetle boyansın…