ESRA KÂĞIT

Üç yaş civarında olduğu anlaşılan bir çocuk, annesiyle elele yürüyor. Daha doğrusu, hızlı ve kocaman adımlarıyla yol alan annesine, kendi adımcıklarıyla koşarak uyum sağlamaya çalışıyor. Kendi ellerine sıkıca kenetlenmiş olan annesinin ellerinden aldığı kuvvetle ilerliyor.

Bir ara adımlarını yavaşlatıp “Annee susadım!” diyerek su istiyor. Çok acelesi olan (!) anne, çocuktan biraz sabretmesini istiyor. Aldığı cevaptan memnun olmayan çocuk bu kez ağlamaklı bir ses tonu ile “Ama annee çook susadııım!” diyerek isteğini tekrarlıyor.

Anne bu sefer adımlarını biraz yavaşlatıp elini çantasına daldırıyor ve el yordamıyla bulduğu su şişesini “Bi bitmedi şu isteklerin!” diyerek çocuğa uzatıyor.

Bir başka hikâye de şöyle:

Çok sıcak bir gün. Elindeki dondurmayı afiyetle yalayan çocuk halinden çok memnun gözüküyor. Ancak bu keyif, güneşin etkisiyle hızla eriyen dondurmanın çocuğun parmaklarına doğru akmaya başlamasıyla son buluyor. Çünkü vaziyeti fark eden anne hemen durumu ele alıyor ve “Biraz çabuk ye, görmüyor musun eriyor dondurman” diye ikaz ediyor. Çocuk biraz da olsa hızlanıyor, ama güneşin hızına yetişmesi ne mümkün?

Dondurma erimeye devam ediyor; anne ise ısrarlarını sürdürmeye…

Çocuk bu ikilemle başedemeyeceğini anlayınca “Ama anneee hızlı yiyince ağzım çok üşüyooor” diyerek halini anlatmak istiyor.

Maalesef çocukları sıkıntıya sokan bu türden örnekleri çoğaltmak hiç de zor değil.

İstediğimiz gibi davranmadığı zaman “Bak seni polis amcaya veririm” ya da “Sen burda kal, biz gidiyoruz” cinsinden çocuğun kalbine korku salan tehdit cümlelerine de hiç yabancı sayılmayız.

Bu tip olaylara şahitlik edince “Çocukların işi ne kadar zor” diye düşünürüm hep. Büyükleri idare etmek kolay bir iş olmasa gerek.

Çocukları üzüyoruz farkında mıyız?