CANAN BAKRAÇ

Küçük kız beş yaşına gelmişti. Annesi önceki çocuklarıyla olan tecrübesine dayanarak, küçük kıza o sormadan Allah kavramından hiç bahsetmemişti. Fakat bir yandan da içi içini yiyordu: Geç mi kalıyordu acaba?

“Bir erkek yetiştiren bir kişi yetiştirmiş olur, bir kadın yetiştiren bir aile yetiştirmiş olur” kaidesince daha bir güzel donatmalı ve yetiştirmeliydi kızını. Yaptığı, sadece, küçük kızının yanında onun duyabileceği şekilde Allah’ı tefekkür etmek ve şükretmekti:

Allahım bu meyveleri, sebzeleri bu kadar çeşitli ve çokça ikram ettiğin için,

Bu kocaman masmavi denizinde bizi gezdirdiğin için,

Bu güzel kızımı ve ailemi bana hediye ettiğin için,

Ve bütün hediyelerin için çok teşekkür ederim Allahım.

Küçük kız nihayet birgün annesinin teşekkürünün ardından “Anne sen Allah’ı gördün mü? Nerede yaşıyor? Ben çok görmek istiyorum” deyiverdi.

Annenin merakla beklediği, ama hiç ummadığı bir zamanda gelmişti bu sorular. Önce bir durakladı, sonra “Ben de görmedim, fakat Kur’an-ı Kerim’den ve Peygamberimizden (sav) öğrendiğimize göre, kurallara uyarsak Cennette Allah’ı göreceğimizi biliyorum” dedi.

“Peki” dedi küçük kız, “O’nu görmeden güzel olduğunu, zengin olduğunu, büyük olduğunu nasıl biliyorsun anne?”

Anne şaşırdı. Küçük kızın geç kaldığını düşünürken sorularının pek şaşırtıcı olduğunu gördü.

“Bizim de; gördüğümüz, kullandığımız, yediğimiz her şeyin de sahibi O aslında. Bize sadece kullanmamız, yararlanmamız ve mutlu olmamız için hediye etmiş. Hediye ettiklerine bakarsak O’nu bulup tanıyabiliriz. Bulmaca gibi tanıdıkça severiz, sevdikçe kurallarına uyarız. Sonra da O’na Cennet’te kavuşuruz inşaallah.

“Bak şimdi, gökyüzü kocaman ve büyük değil mi? O zaman Allah çok büyük. Gökyüzünde gündüz bulutlar, gece yıldızlar düşmeden duruyorlar; Allah onların hepsini birden tutabiliyor, demek ki çok kuvvetli. Ağaçlar, çiçekler, meyveler, sebzeler, hayvanlar ve biz insanlar ne kadar çok çeşitliyiz ve renkliyiz; demek ki Allah çok zengin. Sonra her şey çok güzel, tabii sen de çok güzelsin; o zaman Allah da çok güzel.”

Küçük kız annesini dinlerken yüzündeki ifadeleri anlamak için gayret ettiğini gösteriyordu. Annesinin yanağına bir öpücük kondurarak “Ben kurallara uyup Allah’ı göreceğim” dedi ve koşarak balkona çıktı. O sırada küçük kızın abisi iç odadan “Anne o daha çok küçük anlamaz ki” diye seslendi.

Anne bir an durakladı. Acaba oğlu haklı mıydı? Söylediklerini küçük kızı anlayamaz mıydı? Peki kafası karışmış mıydı, yoksa çok mu fazla anlatmıştı? Bu düşüncelerle, yarım bıraktığı işine devam etti. Küçük kızı sormadan daha bir şey anlatmayacak, gerekirse birilerinden yardım alacaktı.

O günden sonra küçük kız bir daha hiç soru sormadı. Aradan günler, haftalar geçti. Derken, güzel bir yaz günü babaları onları hayvanat bahçesine götürdü. Küçük kız ilk kez hayvanat bahçesine geliyordu ve çok heyecanlıydı.

Kapıdan girdiklerinde ilk kafeslerde kuşlar ve kelebekler vardı. Onları hayran hayran izlediler. Ne kadar çok çeşitli ve rengârenk idiler. Küçük kız çılgın gibi kafeslerin bir o başına bir bu başına koşuyordu. Başka bir kafeste başka hayvanları görmek ise onu daha da heyecanlandırıyor, iyice yerinde duramaz bir hale getiriyordu. Sırasıyla birbirinden farklı böcekleri, örümcekleri, kedileri seyrettiler. Bir yandan da üzüldüler, yerleri dar diye.

Daha sonra onları uzun boylu zürafa karşıladı. Nazlı nazlı yiyordu ağacındaki yaprakları. Küçük kız onun için sevindi. Çünkü bulunduğu kafesin üstü kapalı değildi. “Hava alabilir” diye düşündü. İlerideki bölümde ise zürafanın arkadaşları zebralar ve develer vardı. Neşe içinde onları da seyretti. Maymunların bölümüne geldiklerinde küçük kızın keyfi daha bir ziyadeleşti. Çünkü ziyaretçilerin maymunları besleme saatiydi. Heyecanla maymunları seyrederken anne maymun cam kafese eliyle vurarak elindeki bisküviyi işaret etti. Önce korkan küçük kız, babasının da yardımıyla küçük bölmeden maymuna bisküviyi yolladı. Maymun meyve suyunu da isteyince, gülmekten kendini alamadı küçük kız. Dakikalarca güldü, güldü.

Sırasıyla bütün hayvanları gezdiler: Timsahlar, yılanlar, gergedanlar, su aygırları… Tek ayak üzerinde duran flamingolar pek narin ve nazenindi. Siyah panterin kafesine geldiklerinde çok öfkeli olduğunu gördüler. Acaba karnı mı açtı, yoksa ziyaretçilerden mi sıkılmıştı? Ya da… Evet, yeri dar geliyor olabilirdi.

Komşusu aslan da pek asil oturuyordu yerinde. Ne kadar büyüktü. Yelesi ne kadar güzeldi ve de havalı….

Küçük kız doyamıyordu hayvanları seyretmeye. Babası ile tekrar tekrar dolaştı bazı hayvanları. Anne hayran olduğu aslanın kafesinin önünde kalakalmıştı.

Gün batarken hayvanat bahçesinin sonuna geldiler. Küçük kız çok eğlendi, çok mutlu oldu. Babasına defalarca teşekkür etti. Sonra annesinin yanına yaklaşarak yine annesinin hiç beklemediği bir zamanda, annesinin gözlerini dolduran bir cümle kurdu:

“Anneciğim, artık biliyorum, Allah gerçekten çok büyük!”