ESRA KÂĞIT

Ah şu Facebook! Bir bakmışız yıllar önce yaptığımız bir paylaşımı hiç beklemediğimiz bir anda “anı” olarak pat diye getirip koymuş önümüze.

“Bak o gün şuradaydın. Şu işle meşguldün. Yanındaki arkadaşların da bunlardı” diye hatırlatır.

Hayalin kuvvetiyle bir anda o günlere gidiveririz. Zaman nasıl da hızlı geçmiş diye derin bir iç geçiririz bazen. Artık mazinin derelerine atılmış olan o hatıraları düşünmek, kimi zaman yüzümüzde tebessüme medar olur kimi zaman da hüzün salar yüreğimize…

Bazı anılarımızı tekrar paylaşmak isteriz memnuniyetle, bazılarını ise gereksiz bulup sayfamızdan silmeyi bile tercih edebiliriz.

Ama şu bir gerçek ki Facebook’un önümüze koyduğu o hatıralarla yüzleşince hiçbirimizin aklına “Hayır ben böyle bir şey yaşamamıştım” türünden itiraz cümleleri kurmak gelmez. Çünkü paylaştıklarımız kayıtlara geçmiştir artık ve üzerinden yıllar geçmiş olsa bile silinmemiştir. Bilakis fotoğrafı ile birlikte çok net bir şekilde gözümüzün önünde durmaktadır.

Facebook’tan bildirim geldiği günlerden biriydi “Seni ve anılarını önemsiyoruz. Bu anıyı tekrar paylaşmak ister misin?” diye soruyordu.

Merak ettim acaba ne yapmışım o gün? Neler kaydettirmişim facebook sayfama yani aslında ömür defterimin o güne ait sayfasına?

Benim hafızamdan çoktan silinmiş ama Facebook’un kayıtlarında tüm ayrıntılarıyla korunan o günü hatırladım bir anda.

Daha önce de defalarca böyle “anı” sürprizleri yaşamıştım, ancak bu seferki daha bir farklı hissettirdi bana.

Birden, Kiramen Kâtibîn’i hatırladım – her an bizimle beraber olan ve yaptığımız herşeyi bilip kaydeden o çok değerli dostlarımızı. (Bkz. İnfitar sûresi.)

Bir gün onların kayıtları da ansızın önümüze konuverecek. Üstelik “Bu içeriği silmek istediğinizden emin misiniz?” şeklinde bir seçenek de sunulmayacak bize.

En iyisi, hatırlamaktan pişmanlık duymayacağımız anılarla defteri doldurmak.

Facebook şimdi bir kenarda dursun; biz biraz da bu kayıtlarımızla ilgilenelim.