ŞEYMA GÜR

Duâ

Anne babasının hangi duâsının cevabı idi ki adını Duâ koymuşlar.

Suriyelilerin yaygın olarak kullandıkları, başı omuzlarla beraber yekpare örtüp belden aşağı inen bir örtü var başında. Ayağında da pantolon. Yaşını 30-33 arasında tahmin ediyorum. Beyaz tenli güzel yüzünde zarif bir gülümseme. Konuşması, edasıyla tam bir hanımefendi o.

Yıkık dökük odasında, süngerleri dışarı fırlamış koltuklarda karşılıklı oturuyoruz. Meyveli gazoz ve kurabiye ikram ediyor. Mahcup oluyorum. Biz ikram etmeliydik. Üç çocuğu bizimle İstanbul İlim ve Kültür Vakfına gelecekler. Çok güzel yetiştirildikleri belli, üstleri başları tertemiz, 10, 9 ve 5 yaşlarında iki oğlan bir kız çocuğu var. Bugün onlar için ve başka birkaç Suriyeli çocuk için Vakıfta programımız var. Çocuklar hazırlanırken Duâ ile sohbet etmeye çalışıyoruz. Rabia tercümanlık yapıyor.

Evi Şam’da imiş. Harab olmadan önce yani. Ah Şam! Hamidiye Çarşısında yediğim dondurmayı unutamadığımı söylüyorum. Söyleyecek daha çok şey var da her biri bir yarayı deşebilir. Çekiniyorum. Dondurma, üzerinde gülüp geçilebilir bir şey. Öyle de yapıyoruz.

İçim burkularak düşünüyorum. Kimbilir onun da evinde özenle tozunu aldığı sehpaları, güzel koltukları, yemek takımları, penceresinin kenarında çiçekleri, çocuklarının bisikleti vardı muhtemelen. Evinde ne misafirler ağırlamıştır. Ne güzel, ne dingin günleri olmuştur. Nereden bilsin; bir gün dünyası başına yıkılacak, başka bir ülkeye sığınmak zorunda kalacak, fare deliği gibi bir evde yaşamak zorunda olacak. Hasbunallah!..

Ona sarılmak istiyorum.

“Kardeşim benim” demek istiyorum. “Sen benim kardeşimsin. Seni anlıyorum. Derdini içimde hissediyorum. Memleketinin harap olmasına seninle birlikte üzülüyorum. Burada rahat et istiyorum. Çocuklarını gönlünce büyüt, kaygı etme, kem gözlerle, kınayan sözlerle karşılaşma hiç. Seni kimse incitmesin. Burada kendini evinde bil.”

Diyemiyorum, ah lisan! Bunlar tercüme edilebilir şeyler değil.

Tercümeye gerek olmayan şeyi söylüyorum kalkarken:

“Selamün aleyküm ehlen ve sehlen.”

Muhammed

Duâ’nın büyük oğlu. 10 yaşında. Bir ağırbaşlılık çökmüş çocuğun üzerine. Kareli gömleğine uygun kareli şapkası ile pek şık. Kardeşlerinin koruyucu ağabeyi o. Yolda ellerini tutup onları kollamasını izliyorum. Ona daha çok iş düşecek. Kendisi ne zaman çocuk olabilecek?

Vakıfta simit ve ayrandan oluşan kahvaltımızdan sonra bir masanın etrafında toplanıyoruz. Beş yaşında olan da var, on iki yaşında olan da. Aynı anda hepsine birden hitap edebilmek zor. Türkçeyi çat pat öğrenmiş olsalar da bir sohbet için yetmiyor. Küçük bir ders yapma denemem başarısız. Önce dilde belli bir seviyeye gelmemiz lâzım. İşi resim yapmaya döküyoruz. Niyetim, dünyaya İkinci Sözdeki ikinci adam nazarıyla baktırabilmek. Ama o kadar kavram açığımız var ki…

“Güzel bir dünyada neler olmalı?” diye bir soru atıyorum ortaya. “Sizin dünyanızda neler olsun istersiniz?”

Çiçekler diyen oluyor.

İnternet istiyor birisi.

“İyi insanlar olmalı” diyor güzel gözlü Nesime.

Ahmet topsuz düşünemiyor dünyayı.

“Camiler” diyor bir çocuk.

Muhammed ise “Hak” diyor.

Ah çocuk ne yaşadın sen ki, önceliğin hak oldu? Hakkın derdine düştün bu yaşında! Hangi hasızlıklara maruz kaldın?

Anlıyor musunuz, neden hakkı ayakta tutan bir toplum olmalıyız?

Nesime

12 yaşında bir ceylan. Kirpiklerinin yarısı kaşlarına, yarısı yanaklarına değiyor. Siyah feracesi içinde çocuk desem çocuk değil, genç kız desem diyemem. Arap kadınlarda gördüğüm o zarif yürüyüşü edinmiş şimdiden. Çocukluktan yetişkinliğe bu memlekette geçecek. Hem ülkesini hatırlayacak, hem burada yaşadıkları ile şekillenecek dünyası.

Beş vakit namazını kılıyormuş. Mütedeyyin bir ailenin beş çocuğundan biri. Evlerinin olduğu apartmana girdiğimde yoksulluğun kokusu genzimi yaktı. Nasıl bir hayat bekliyor onu?

Beyza Nur, bir dahaki sefere otobüse binip kendileri gelip gelemeyeceklerini soruyor. “Otobüsten korkuyorum ben” diyor Nesime. Bir defasında Halep’te babası otobüsten inmiş, o inemeden otobüs hareket etmiş. O günden beri korkuyormuş.

O bir ürkek ceylan. Onu ürkütmeyelim. O bize emanet şimdi.

“Mü’minler birbirini sevmekte, birbirine acımakta ve birbirini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu sebeble uykusuzluğa ve ateşli bir hastalığa tutulurlar” buyuran Efendimizin şefaatini uman, emanete sahip çıksın.

Gün, Ensar olma günü. Fırsat bu fırsat…