BEYZA NUR

Gökyüzünün maviliğine daldığım bir anda, şiddetli bir şimşeğin sesi ile irkildim. Korktuğumdan veya çamaşırlar ıslanır diye endişelenmemden değildi elbette. O haşmetli sesin mânâsını bilmemdendi. O sesin geliş sebebini hissetmemdendi. Sesler semânın  yayından çıkıp, bir ok gibi gökte yarıklar açarak arza çarpıyordu. Mühim bir hikmetten olmalı ki, şimşek önce aydınlatır, sonra seslenirdi. Sanki “Evvelâ başlarınızı bana kaldırınız” der gibi. Demek ki, duymak için önce bakmak gerekti, dinlemek için ise görmek. Ama bu sefer başkaydı. Mânânın derinliğinden arz sanki ateşler içinde titriyordu. Gök ise iki omzundan tutmuş, kendine gelmesi için sarsıyordu.

***

Hemen vazife başına geçmek için hareketlendim. Bir kor gibi hızlıca yayılıyor, yeryüzünün fazla sıcaklığını düşürmek için bütün gücümle çalışıyordum. Arz ile aramdaki su alışverişi sonrasında, buhar şeklinde aldığım suyu görünmez depolarımda saklardım. Kendi fabrikalarımda lazım gelen işlemleri yaptıktan sonra ise buz, kar ve yağmur şeklinde hazırlar, ihtiyaca göre imdada koşar, emrin vaktine göre dağıtırdım. Güneşin ve Ayın yüzleri  parlak olurdu; oysa ben bütün ışığımı içimde taşırdım. Bakan değil görmek isteyen görür, bulan değil bilmek isteyen bilirdi benim içimi. İnsanlar elini uzatırdı da, boş bir kovaya daldırır gibi içimde gezdirirlerdi. Ve ellerinde sis gibi dağılan bulutu görmeye katlanamaz, safsatalarla bendeki sanatı görmezden gelirlerdi.

Sevk-i İlâhî ile emir yerine vardıktan sonra, hızlıca rüzgâra binip beraberimde yağmur hazinelerini de bindirdim. Yalnız değildim elbette. Boru sesiyle toplanan askerler gibi, biz de vazife başına davet edilir edilmez bir ordu gibi toplanırdık. Gerektiğinde üst üste yığılır, göğün güzel yüzünü süpürüp arındırır, vazifemiz bitince de bir anda gizlenir, istirahate çekilirdik.

Bu sefer ise toplanmamızın nedeni gökyüzünü süpürmek değildi. Susuz kalmış bir toprağı, yeni doğmuş bir fidanı emzirmek de değil, yağmur duası için açılan avuçları ıslatmak için de değildi.

Bu sefer bir canın gelişine değil, gidişineydi bütün hazırlıklar,

Bir ehl-i imanın dünyadan ayrılışınaydı bütün hıçkırıklar.

Semâ bugün ulvi bir matem yeriydi. Hepimiz kıyamda durur gibi sessizce ve hüznümüzün edebiyle içlenerek toplandık. Hava kararıyor, üzüntümüzden rengimiz kapkara kesiliyordu.  Allah’ın izniyle, yağmur yağdırmaya başladık. Tükenmez bir hazineden berrak bir deniz akıyordu adeta. Melekler damlaları hızla indiriyordu. Sanki taziyelerimizi toprağın altına ulaştırmaya çalışır gibi… Onu Rabbinin katına muhabbet ve hürmetle uğurlar gibi… Kabir kapısıyla girdiği beka âleminde güzel bir şekilde karşılanacağına işaret eder gibi…

Semavat, arzın ve mevcudatın hüznüne ortaktı. Aynı zamanda kaybına da… Çünkü ehl-i imanın zevali bütün kâinat için “sanatı gören gözlerin, hakikati duyan kulakların, Allah’ı tanıyan bir kalbin” gitmesi demekti. Çünkü ehl-i iman bizi tanırdı, vazifelerimizi bilirdi. Hakikatlerimizi tasdik ederdi. İfade ettiğimiz mânâları iman ile anlardı. “Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar” derdi. Bize lâyık olduğumuz değeri verir ve hürmet ederdi. Cenab-ı Hak hesabına bize ve ayna olduğumuz Esmâya muhabbet ederdi.

Ama şimdi “zikreden bir dil, fikreden bir akıl, şükreden bir kalp” gecenin karanlığında parlayan bir yıldız gibiyken, bir anda cesedi sönmüş, ruhu karanlık dünyayı gerisinde bırakmıştı.  Nazarımı yeryüzündeki insanlara çevirdim…

Yağmurdan kaçmaya çalışıyorlardı, üzerilerine basılmaya çalışan karıncalar gibi… Karıncalar ölmemek için kaçıyorlardı da, bu insanlar neden kaçıyorlardı?

Yağmur, Allah’ın bin bir hikmetle indirdiği bir rahmet menbaı iken, avuç avuç toplamaları ve ağızlarından çıkan her nefesin şükürle havayı karşılaması gerekmiyor muydu? Yüzleri her şeyden habersizdi. Ama asıl dehşet verici olan, kalplerinin bizden habersiz oluşuydu.  Oysa bütün mevcudat tek bir haber üzerine müttefikti. Bu intizam, bu mizan tek bir haberi gösteriyordu. “Tekbir” haberini.  Semavat ve arz “tekbir” mührüyle mühürlenmiş ve mevcudat o hakikatin aşkıyla vazifeliyken, insanlar ise görmezden gelerek vazifelerinden kaçıyorlardı.

Sokaktaki insanların vaziyetinden dehşet alıp, cenazedeki insanlara baktım.  Kimisi kaybından ağlıyor, kimisi ise cenazenin çabuk bitmesini bekliyordu. Kimisi “Çok iyi bir insandı” derken, kimisi yemeğin gelmesini bekliyordu. Kimisi eve gidince yapacağı işleri sıraya koyarken, kimisi sadece rehberinden bir kişiyi daha siliyordu. Ben ise ehl-i imanın gönlüne teselli yağdırmak isterken, diğer insanlara kızıyordum.

Acaba kaç şimşeğin sesi ile irkilmeleri gerekiyordu  kendilerine gelmeleri için?

Acaba gökten kaç deniz boşalmalıydı yere, gafletten arınmaları için?

Kaç ehl-i iman göçmeliydi dünyadan, bizi tanımaları için?

Kaç kere gözyaşlarımla seslenmeliydim, beni duymaları için?

Ey insan, lisan-ı halimle vazifelerimi sana anlatıyorum.

Lütfen artık beni dinler misin?

Ben perdeyim.

Ben âb-ı hayat çeşmesiyim.

Yüz örtüsüyüm semânın,

Rahmetin, yer ile gök ortasındaki vasıtası.

Ben ki göğün dağlarıyım,

Rahmetin süzgeci.

Ben ki yüklenicisiyim, hakimane ve alimane vazifelerin.

Şahidiyim vahdetin, rahmetin ve şefkatin.

Ben ki süngeriyim zeminin, sulayan, süpüren ve arındıran.

Postacısıyım arz eczahanesinin, eczalarını taşıyan ve dağıtan.

Ben  cansızım, şuursuzum, bilinçsizim atılmış pamuk gibi…

Hayat sahiplerinin tedarikçisiyim, lisan-ı hal ile konuşan, telgraf gibi…

Ben ki semâ gibi ulvî bir âlemi, garip ve acip hallere, suretlere, renklere daldırıp çıkaran,

İlâhî iradenin emriyle, “Lebbeyk!” diyerek buharlardan toplanan…

Ben ki bir bulutum, bir bulut…

Ahirzamanda göğün göğsünde muallakta asılı duran…