ŞEYMA GÜR

Hz. Meryem’e inen inayet

Cenab-ı Hakkın, Hz. Meryem’e yüklediği şey ne kadar da ağırdır! Allah’ın mescidinde, bir Peygamberin koruması  altında, iffetin ve takvânın zirvesinde bir genç kız, günün birinde halkının karşısına kucağında bir bebekle çıkıveriyor!

Yaratmak için — hâşâ — sebeplere ihtiyacı olmayan Allah, bir anne ve babası olmaksızın Hz. Adem’i topraktan yaratan Allah, iyiden iyiye ihtiyar oldukları bir hengâmda Hz. Zekeriya’yı  ve Hz. İbrahim’i baba, yaşlı eşlerini ise anne yapan Allah, yine bir peygamberini, Hz. İsa’yı babası olmaksızın dünyaya göndermeyi murad etmişti.

Ama ne olsa bu durum en güzel şekilde açıklanabilirdi?

Ne olsa o masum genç kızın masumiyeti kanıtlanabilirdi?

Elbette kuluna bir görev verdiğinde Rahman-ı Rahim, Hakîm-i Zülcelâl onu darda koymaz, yarattıkları karşısında mahcup etmezdi, etmedi.

Kucağındaki bebeği konuşturdu.

“Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı verdi ve beni bir peygamber yaptı.” (Meryem: 30.)

Bu sözlerle hem Hz. Meryem’in masumiyeti ispatlanmış, her türlü sû-i zannın ve  kınamanın önü alınmış, hem de Hıristiyanları saptıran baba-oğul safsatası  Hz. İsa’nın dünyaya geldiği ilk anda, ilk elden çürütülmüştü.

Allah gelecek şeylerin nasıl geleceğini bilir ve kendisine dayanıp güvenenleri ve bir görevle tavzif ettiklerini  asla yardımsız bırakmaz!

***

İbrahim nesli

Hz. İbrahim gibi ulü’l-azm bir peygamber ve kâfir babası…

Ne acıdır canından can birisinin küfrü karşısında eli kolu bağlı kalmak! Sen insanlara hidayet vesilesi olarak Allah tarafından gönderilmiş ol, ama kendi baban o hidayetten nasiplenemesin! Ne büyük yürek yarası!

Nasıl da yalvarıyor o halîm, o şefkatli Peygamber:

“Babacığım, sana gelmeyen bir bilgi bana ulaşmış bulunuyor. Bana uy ki seni doğru bir yola ulaştırayım.

“Babacığım, şeytana tapma. Çünkü şeytan, Rahmân’a âsi olmuştur.

“Babacığım, sana Rahmân’dan bir azap dokunur da şeytana arkadaş olursun diye korkuyorum.” (Meryem: 43-45.)

Ama olmuyor! Yalvarmaları işe yaramıyor. Babası makbul bir imandan çok uzak. Üstelik evlâdını tehdit ediyor:

“Yoksa sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni taşlarım. Şimdi sen uzunca bir süre benden uzak dur.” (Meryem 46.)

İbrahim mahzun bir gönülle, çaresiz uzaklaşıyor.

“İbrahim “Sana selâm olsun,” dedi. “Senin için Rabbimden af dileyeceğim. O bana karşı çok lütufkârdır.” (Meryem: 47)

Elden ne gelir? Hidayeti ancak Allah verebilir.

Ve İbrahim onları da taptıklarını da terk edince olanlar oluyor.

Hakîm olan Allah hidayeti gani gani veriyor ama babasına değil, İbrahim’in nesline. Onu nice peygamberlere baba-dede yapıyor.

Öyle bir nesil ki Peygamberimiz Efendimizin en sevdiği salâvat “Allahım Muhammet ve âline, İbrahim ve âline ettiğin gibi salât eyle, mübarek kıl” oluyor.

Öyle ise İbrahimvâri  duâya devam:

“Yâ Rabbi, beni ve neslimden olanları namazda devamlı kıl. Rabbimiz, duâmı kabul buyur.

“Hesap görülen günde beni, anne ve babamı ve bütün mü’minleri bağışla, ey Rabbimiz!” (İbrahim: 40-41.)

1 Yorum