EMİNE DEMİRTAŞ SİRKECİOĞLU

Yüksek bir dil zevkine ve kabiliyetine sahip Musullu bir Arap. Kendine hayran bıraktıran bir edebiyatçı. Asrın imanını ve İslâm’ı dert edinmiş bir mütefekkir. Ve asrın en berrak pınarından, Risale-i Nur’dan iman hakikatlerini içmeye doyamamış bir Risale-i Nur aşığı. Kendisi için bir gurbet, Türkiye için bir emanet olarak bu topraklardan ahirete irtihal eyledi.

Şahsiyetiyle ve dâvâsıyla Bediüzzaman Hazretlerini çok iyi tanımıştı. Ortaya koyduğu eserden dâvâsına giden yolları çok iyi görmüştü. Onda bulduğu cevherleri çok iyi takdir etmiş bir mücevheratçı gibi, herkesi Risale-i Nur’a davet etmişti:

Bediüzzaman, bu asır insanının derdinin iman zaafından ileri geldiğini basiretiyle fark etti ve sathîleşen İslâmî idraki bu temelden başlayarak derinleştirme gereğini duydu ve bu tespiti üzerine yepyeni bir nesil yetiştirmeye koyuldu. Öyle bir nesil ki, ehl-i dalâlete boyun eğmez, şuurlu, nasıl hareket edeceğini bilen, dünyayı avucuna aldığı halde kalbinde ona yer vermeyen bir nesil…

Biz Araplar zaman ve mekân bakımından uzak olsak da Bediüzzaman Said Nursî’yi tanıma ve anlama bakımından bir cihette daha büyük bir imkâna sahibiz. Çünkü yüksek bir binanın ihtişamını dışından bakanlar içindekilerden daha iyi görür. İslâm ve imana âşina olan Arapların böylesine büyük bir İslâm mütefekkirini elbette tanıması gerekir.

Risale-i Nurların tercümelerine hem en büyük gönül destekçisi hem de bizzat kalemiyle yol gösteren bir edebiyatçıydı. İlk gününden itibaren tercümelerin tashihinde, düzenlenmesinde her zaman rehberlik yaptı. “Kısa bir zamanda tecdide susamış insanların ihtiyaçlarına cevap verecek imanî bir fikir kaynağı haline gelecektir” dediği tercümeleri daima önemsemişti.

Diğer yandan Risale-i Nur’un fikir ve kalp dünyasında derin okumalar yapmış, sahip olduğu ifade ve mânâ gücünü en güzel şekilde takdir etmiş ve bu hayranlığını her zaman dile getirmişti:

Risale-i Nur, celâlî ve cemalî isimlerin tecellisi ve hendesesiyle kâinatın özünden süzülmüş hakikatlerdir. Satırlarında ve sayfalarında celâl ve cemal kol koladır. Bazan bu eserler mânâ güzelliğinin feyziyle bir şelâle gibi çağlar. Kendinizi şair ruhlu büyük bir edibin karşısında bulursunuz. Bazan celâlin ihtişamı sizi kuşatır ve kalbinizi sarsar. Sizi hayret secdesine götürür. Risale-i Nur’un sayfalarını çevirdikçe şiddet içinde rikkat, kuvvet içinde şefkat, izzet içinde rahmet, azamet içinde tevazu, salâbet içinde lütuf, kalb içinde akıl, akıl içinde de kalbi görürsünüz… Said Nursî’nin kalbinin vecd içinde inlediğini hisseder ve Allah’tan uzak kalmanın ıztırabı içinde kıvranan insanlığın felâketi için hüzün dolu gözyaşı döktüğünü sezersiniz.

Said Nursî, âhiretin korkunç âkıbetlerini işlerken bile asıl vazifesini ihmal etmez, insanlara, korkutmadan önce Allah’ı sevmeyi öğretir. Yani önce cemâli sergiler, sonra celâli…

Risale-i Nur’un edebî ve fikrî yüksekliğini ifade eden bu kıymetli edebiyatçı, ona ve müellifine bir eser ve şahıs olarak bakmamış, bulduğu hakikatleri hayatının merkezine yerleştirmişti:

12 seneden beri Bediüzzaman’ın risalelerini okuyorum. Bu eserleri iman ve fikir sahasında kendime rehber kabul ettim ve şu neticeye vardım:

Biz öyle bir şahsiyet karşısındayiz ki, ruhu iman esrarıyla dolu, kalbi güneş kadar pırıl parıl, aklı iman hakikatleri ile alev alev; nefesi, uyumuş ve uyuşmuş fikirlerimizi uyandıracak kadar güçlü; hitabındaki güzellik celâlî isimlere ayna olacak kadar berrak ve müessirdir.

Bediüzzaman’ın bu yüce mertebeye ulaşması, öyle pek kolay olmamıştır. Uzun ruhî ve kalbî seyahatlerden, çetin nefsî mücadelelerden geçerek ulaşmıştır. Rûhî ve fikrî hayatında en mühim dönem noktası, onun kendi nefsiyle giriştiği mücadeleden başarıyla çıkmasıdır. O, bir an bile nefsiyle mücadeleden geri durmadı. O kadar ki, nefsinin “cenaze namazını” kılıncaya kadar bu cihadı devam ettirdi.

Risale-i Nur’da yaptığı bu eşsiz okumalarının ruhunda ne kadar derin izler bıraktığını, gönlünün iman güneşine açılan pencerelerini ne denli aydınlattığını, Edib İbrahim Debbağ’ın arkasında bıraktığı şu dört eserinde görebilirsiniz:

Küfür ve Tuğyan Çemberinde İman Meşalesi ve Bediüzzaman, Tarihin Hareketi, Miraç ve Risale-i Nur, Bediüzzaman ve Bilgi Kuvveti.

Irak dışındaki ülkelerde de tanınmış bir edib olan Edip İbrahim Debbağ, 1931’de Irak’ın Musul şehrinde doğmuştu. Çeşitli eğitim kurumlarında 29 yıl hocalık yaptı. 1982’de emekliye ayrıldı. 1950’den itibaren birçok gazete ve dergide makaleleri yayınlandı. 1980 yılında Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur Külliyatını tanıdı. Tanıdığı andan itibaren hem makaleleri hem kitaplarıyla ilgisini, sevgisini ve tercümelerinde yol göstericiliğini hiç esirgemedi. Son 10 küsur yılını İstanbul’da geçiren Debbağ, 86 yaşında Hakkın rahmetine kavuştu.

Mekanı Cennet olsun.

Said Nursî eşsiz tecrübesiyle kâinata yep yeni bir bakış açısı getiriyor. Bu bakış açısı, edebiyatçılara, kalem erbabına ve fikir sahiplerine devamlı sûrette kaynayan gür bir pınar oluyor. İman edebiyatını zenginleştiriyor ve ona yeni boyutlar kazandırıyor. Bir yandan göklere tırmanıyor, diğer yandan yerin derinliklerine kök salıyor. Çünkü o, bu zamanda insan fikrinin, kâinatla çok yakından alâkadar olduğunu biliyor.[1]

[1] Edib İbrahim Debbağ’ın makalelerinden alıntılar:

http://www.bediuzzamansaidnursi.org/icerik/bedi%C3%BCzzaman-ve-iman-edebiyati