EMİNE DEMİRTAŞ SİRKECİOĞLU

Ev vardır, içine girince ruhunuz aydınlanır. İçinizdeki bütün pencereleri açmak, içeriden yansıyan ve her yeri aydınlatan o ışığı içinize doldurmak istersiniz. Bütün eşyalar sevimli, olduğu yerde en güzeldir. Bütün sesler uyumlu, duyulmak istenilen tondadır. Bütün renkler ışıltılı, görülmek ve tazenlenmek üzere oradadır.

Ev vardır, eliniz kapısını çalmaya gitmez. Kapı açılınca başınıza ne geleceğini, en kötüsünün geleceğini bilirsiniz. Herşey herşeye yabancı olduğu kadar, siz de kendinizi orada göremeyecek kadar yabancısınızdır. Pencereleri perdesizdir, ama içerdeki karanlık dışardaki güneşi bile söndürmüştür. Duyulan sadece öfke, hırçınlık, acımasızlık ve duygusuzluktur. Beden var, ruh yoktur. Yaşamak için o ruhu yok saymaktan başka çare yoktur.

Muhabbet güneş gibidir. Girdiği yeri aydınlatır. Güneş bulamazsa kendine, parçalanmış, isi bozulmuş aynalardan geceleri gündüz eden projektörler icat eder. Sesi ahenge, melodiye, sanata dönüştürür. Renkleri en güzel tonda karar kıldıran bir ressamın tuvaline, bir nakkaşın nakşına eviriverir. Birbirini tekrar eden ve her tekrarda yeni bir motif çıkartan bir desendir, bütün “var” olanla, “eski” ile, “elde” olanla “yepyeni, daha başka, daha güzel, daha bereketli, hayırlı” bir başkasını sahip olanlarına bahşeder.

Muhabbetsiz insan kuraktır, çoraktır, ışıksız ve ümitsizdir.

Bağ kuracağı hiçbir şey olmayan insan yoktur, yaşayan ölüdür.

Kendi gönlünü dahi ısıtamayan buza dönüşmüş bir su damlası, nasıl donmuş bir okyanusun buzlarını kırabilir?

Sadece kendine sönük bir ışıktan başka bir ışık üretemeyen yıldız böceği, nasıl gündüze sırtını dönmüş dünyayı aydınlatabilir?

Aydınlatmalı mıdır?

Evet. Birkaç tuğladan, demirden bir evi aydınlatan ruh, nasıl dünya ve kainatı aydınlatamaz? Ne su kendi hacmi kadardır, ne yıldız böceği, ne de insan. Onlardan her birinin varlığı bir büyük Varlığın aynasıdır. İnsan ise, o Varlığın en nadide misafiri; güneş ve ay ile bütün varlıklar hizmetine verilmiş olandır. Yeryüzü beşiği ve sofrası, gökyüzü evinin çatısıdır. Hepsine hükmeden bir fermanın okuyucusudur.

O yüzden insan bir su tanesi veya bir yıldız böceği olamaz. Sadece kendini sevemez. Bütün kâinatı içine alacak bir ruhu, sadece “kendisi için” kendisiyle sınırlayamaz. Kendi nefsinin, arzularının peşinde tüketemez. Ne zaman gelip ne zaman gittiğini dahi anlamadığı anlık zevklerin, şuursuz iştahların yolunda harcayamaz.

Kendisi başlı başına bir keremdir. Bir meyvedir. Bir sonuçtur. Rabbinin muhabbeti, kendi varlığı ile mücessem olmuştur. Ve o cismin baş köşesine bir “kalp” mıhlanmıştır. Anahtarını bilene bütün kâinatı alacak bir yer saklanmıştır.

Yanı başında duran kardeşinin orada bir yeri yok mudur?

Varsa, en şaşaalı taht ondan başa kime aittir?

Bir dil, ona iltifattan, onun gönlünü almaktan başka hangi güzel sözü söyler?

“Ey insafsız adam! Şimdi bak ki: Mü’min kardeşine kin ve adavet ne kadar zulümdür. Çünki nasıl ki sen âdi küçük taşları, Kâ’be’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de: Kâ’be hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adavete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın.” (Mektubat).