MEHMET SAYIN

Lise son sınıf talebesiyken Eyüp’te bir medresede kalıyordum. Cumartesi akşamları da Beyazıt’taki bir medresede iman hakikatlerinin anlatıldığı dersler yapılırdı. Gökhan isimli biriyle o derslerde tanışmış ve çok çabuk birbirimizle kaynaşıp arkadaş olmuştuk.

Gökhan bir diş laboratuvarında çalışıyordu. Gel zaman git zaman daha sık görüşmeye başladık. Bazı günler onunla Piyer Loti’ye çıkıp kendi aramızda çay ya da kahve eşliğinde cep boy risalelerden dersler yapmaya başladık. Bu haller çok güzel bir dostluğun inşasına vesile olmuştu.

Birlikte bir yere gideceğimiz bir gün eve gidip üstünü değiştirmesi gerekiyordu. Benim de evine kadar kendisine eşlik etmemi istedi. Bir vasıtaya atlayıp gittik. Evde bizi babası ve abisi karşıladı. Ama hareketleri çok tuhaftı. Sanki öcü görmüş çocuk gibi bizi bakışlarıyla süzdüler. Gökhan abdest almam için bana lavaboyu gösterdi. Ben abdest alırken aralarındaki sözlü kavgayı duyuyordum. Namaz kıldığı ve Risale-i Nur okuduğu için baba ve abisinden azar işiten bir çocuğa ilk defa rastlamıştım.

Ailem aklıma geldi. Daha iyi bir Nur talebesi olabilmem için 2000 km uzaklıkta bir gurbete katlanabilen bir anne-baba ve diğer sefih gençler gibi eğlenceye gitmeyip alnı secdeye vardığı için oğlunu azarlayan, “örümcek kafalı” diyebilen baba ve abi. Çok garip bir durumdu. Allahtan Gökhan çabuk hazırlandı da evden kaçarcasına çıktık. Gökhan bana “Ailenin kıymetini bil. Bak benim ailem gibiler de var” demişti. Gökhan’ın bu sözü içimi burkmuştu: Müslüman bir ülkede namaz kıldığı, iman hakikatlerini öğrenmeye gayret ettiği için “örümcek kafalı” olarak vasıflandırılan ve hor görülen bir evlât…

Bir kez daha anlamıştım ki herkesin sahip olduğunu zannettiğimiz bazı değerlere şu imtihan dünyasında herkes sahip olamayabiliyormuş. Sahip olduklarımıza bir de bu gözle baktım.

Şairin dediği gibi: “Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler.” Biz inşaallah nimet üzere olduğumuzu bilenlerden oluruz.