FUNDA DEMİRER

Risale-i Nur’dan İktisat Risalesi dersine katılmış hemen herkesin şahit olduğu bir soru vardır: Peki, tutumlulukta ölçü ne olacak?

Kur’an ve Sünnet ile had altına alınmamış bahislerin ekserinde olduğu gibi sade hayat (maddi yönüne bakan yüzü) ölçüsü ve sınırları çizilecek bir mesele değil, belki her şahsın kendi şartlarında Kur’an ve Sünnet ile hizaya çekeceği bir tarz-ı hayat ile sürdürülebilir yaşam tercihidir.

Bir iktisat Risalesi dersinde genç kardeşlerimiz bize de sormuşlardı: Diyelim ki kişi çok zengin; tamam yardımını da yapsın, zekâtını da versin, bu arada en pahalı arabalara binmesin mi?

Hiç kimse bu soruya  “Binmesin” cevabını veremez. Ama enfüsî âlemde bu soruları sorup cevabını bulabilir. Bu tür konuların diğerini tenkit, kınama yerine vicdanî muhasebelerle, kendi hayatımızda koyabileceğimiz sınırlarla yekdiğerine numune olabilecek safhaları olabilir. Yoksa doğrudan bir başkasının hayatına müdahale, onun maddi imkânlarını kısıtlama hattâ maddi yardımına pay biçme bile söz konusu olamaz. Zekâtta dahi Efendimiz aleyhissalatü veselamın “Zekâtta haddi aşan, ona mâni olan gibidir” buyruğu bir Müslümanın zekâtından fazlasını vermeye zorlamanın, dahası zekâtı vereceği yeri lâyık olup olmadığına bakmaksızın belirlemenin önüne geçiyor.

Sözlük anlamı tutumluluk, bir bilim dalı olarak ekonomi olan İktisat -ksd kökünden türeyerek kasıtlı olarak yönelmek, tercih etmek anlamı ile bilinçli bir kulluğun göstergesine dönüşüyor.

İktisatın zıddı israf olsa gerek. İsraf ise sadece maddî harcamalara hasredilecek bir kavram değil. Aslında zamanı sağlığı gençliği, güzelliği, yetenekleri uğrunda israf ettiğimiz her ne var ise onda iktisat etmeli.

“İsraf sefahetin, sefahet sefaletin kapısıdır”(Lemaat) diyor Bediüzzaman. Başka bir yerde de medeniyete, şimdi modern denilen hayata ayak uydurmak adına kaybettiklerimizi sıralıyor:

“Medeniyetteki maksud-u hakikî olan istirahat-i umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisat, kanaat yerine israf ve sefahet; ve sa’y ve hizmet yerine tembellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, biçare beşeri hem gayet fakir, hem gayet tembel eyledi.” (Emirdağ Lâhikası.)

Neyi israf etmiyoruz ki?

On yılda bir tıkanıp tekrara düşen moda ile zevki, pek çoğu sağlığa zararlı ve doğallıktan uzak yiyecek içeceklerle nefsi tatmin etmek üzere sıhhati, vücudumuzun bir uzvu gibi yanımızdan ayırmadığımız hattâ kendimizden daha çok sahip çıkıp koruduğumuz teknolojik âletlerle aklı-fikri,  kıymetsizler peşinde zayi ettiğimiz kıymetli zamanları, muhabbete değmeyenlerle doldurduğumuz kalbin değerini. Ve cümlesiyle cümle lâtifeleri…

Ömrümüzü bozdurup, eşya alıyoruz demişti bir büyüğümüz. Yalan değil, biraz kafa yorsak üzerine, ömür sermayemizi kaç eşyanın peşinde heba ettiğimizin hesabını tutabiliyor muyuz?

Bir hadis-i kudsî de Allahu Teâlâ buyuruyor ki:

“Ey Âdemoğlu! Kendini Benim ibadetime ver ki, gönlünü zenginlikle doldurayım, ihtiyaçlarını gidereyim. Böyle yapmazsan, iki elini meşguliyetle doldururum, ihtiyacını da gidermem.” (Tirmizî, Kıyame: 30; İbnMâce, Zühd: 2.)

Belki de yukarıda geçen “Ölçü ne olacak?” sorusunun açık cevaplarından biri bu buyruk. Sabah akşam tekrarlanası bu âyet:

“Onlara söyle ki, Allahın lütfu ve Onun rahmetiyle – evet ancak bunlarla – ferahlansınlar. Bu onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” (Yunus Suresi: 58.)

Çünkü eninde sonunda varılacak yurdun kilometre taşlarını döşüyoruz dünya ve içindekilerine verdiğimiz kıymet ölçüleriyle…