EMİNE EREN

Gemilerde hatt-ı hareketi sağlayan bu mühim alet beni yıllar öncesinde yaşadığım anıya götürdü.

Mezun olma sevincini 28 Şubat mağduru olma kasvetinin bastırdığı sınıf içi bir sohbette, dönem arkadaşı bir imam ağabeyimiz hepimizi güldürürken düşündüren bir söz söylemişti:

“Hocam, fakülteye bir şeyler elde etmeye geldik, ama giderken görüyoruz ki eldekilerden de olduk. Sağlam bir imanımız vardı, felsefe ile bulandı. İyi kötü bir işimiz vardı, buraya gele gide ondan da olduk!”

Aldığımız eğitimle bir çok kişiye göre değişen ayrı ayrı doğrularla şüpheler içinde kalakaldık demek istemişti sanırım. Kalbimi yokladım: Gayet mutmain, Üstadının açtığı istikamet penceresinden âlemi seyreylemekte… Gördüklerimden bir parça paylaşım, sanırım, meramımı daha güzel anlatacak.

Bir hocamın yıllar önce okuduğum 40 hadis derlemesinden bir hadis-i şerifin şerhinde, hocam – kendi  ifadesiyle – “Türkçeleştirmekte fevkalâde zorlandığı” bir hadisi aktarmaktadır. Abdullah b. Amr (r.a.) Resulullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu söylemiştir:

“Her amelin bir çoşkusu, her çoşkunun da bir gevşemesi vardır . Kimin (asıl) çoşkusu sünnetimden yana olursa, o mutlaka kurtulmuştur. Kimin de istek, arzu ve rağbeti sünnet dışına yönelik olursa, o helâk olmuştur.”

Bu hadis-i şerife imanı ruhumuza nakşeden Üstadımızın satırlarını bir daha hatırlamak bâbından birlikte okuyalım:

Bu fakir Said, eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müthiş ve mânevi bir fırtına içinde akıl kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan seraya, kâh seradan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkalanıyorlardı.

İşte o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hattâ küçük âdabları gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenümâlı birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum.

Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum.

Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var, yük ağır, ben de gayet âcizim, nazarım da kısa, yol da zulümatlı… Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam Rabbani’nin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.

İmam Rabbani Ahmedi Faruki (r.a.) demiş ki: “Ben seyr-İ ruhanÎde kat-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letafetli, en emniyetli, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı esas-ı tarikat edenleri gördüm.”

Üstadımız, Sünnet-i Seniyyeyi yolumuzun esası olarak zikrederken, onu lâyıkıyla uygulamakta zorlanan benim gibileri de bütün bütün ümitsiz bırakmıyor, elinden şu satırlarla tutuyor:

“Sünnet-i Seniyyenin her bir nevine tamamen bilfiil ittibâ etmek ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd taraftarâne ve iltizamkarâne tâlip olmak herkesin elinden gelir.”

İnşaallah Üstadım..

Kaynaklar:

Hadislerle Gerçekler, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, s. 128

Lem’alar, On Birinci Lem’a (1, 2 ve 9. Nükteler)