ŞEYMA GÜR

Biliyorum senin gibi milyarlarcası var gökyüzünde. Ama sen bir tanesin. Bizim güneşimizsin. Bizim hanemiz, beşiğimiz, seyyaremiz olan küre-i arzımız gibi 1.300.000 tanesini içine alabilecek büyüklükte olmana rağmen senin ve bizim Rabbimiz seni, bize ve minik gezegenemize “musahhar bir mumdar-ı şehnaz” etmiş.

Çiçekler renklerini senden alır, yiyeceklerimiz lezzetini.

Zemindeki zîhayatlara levâzımât-ı hayatiyeyi emr-i Rabbânî ile pişirirsin.

Herşeyi kabiliyetince parlatırsın.

Deniz de şebnem de bir sana, aydınlıksın sen, aydınlatırsın.

Uçsuz bucaksız mülk-ü İlâhide aslında sen de bir şebnemsin.

İtikadımız var ki yıldız kardeşlerinle bir olup, Gökler ve Yer Rabbini tesbih etmektesin.

Azametlisin ama yerini bilirsin: Meselâ sana denilse, “Sen bir sultansın. Kendi kendine mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin”; Hak nâmına ve hakikat lisâniyle ve hikmet-i İlâhiye diliyle  dersin:

“Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Ben musahhar bir memurum. Seyyidimin misafirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakiki mâlik olamam. Çünkü sineğin vücudunda öyle mânevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san’atlar var ki, benim dükkânımda yok, daire-i iktidarımın haricindedir.”

Bahar ve yaz tezgâhında dokunan mensucât-ı Rabbâniyenin bir mekiği,

Gece gündüz sayfalarında yazılan mektubât-ı Samedâniyenin mürekkebi, nurdan bir hokkasısın sen.

Âlemlerin Rabbinin senin için takdir ettiği yere doğru akıp gitmektesin.

Silkinir gezersin, tâ seyyarelerin düşmesin.

Anlayamadığımız büyük tasarrufat-ı ilahiyi senin misâlin ile anlarız:

Mesela nübüvvetin velâyete nisbeti, seni doğrudan görmekle, aynalar vasıtası ile görmek gibidir. Böyle bakarsak, Efendimiz (a.s.m.) feyzini ezel ebed Güneşinden alan Kamer gibidir.

Şöyle bakarsak, Efendimiz risalet  güneşidir, ashabı birer yıldız.

Evet,hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) tâbir edilen küllî şahsiyet-i mâneviyesi ve makam-ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşidir.

Mesela, o Zât-ı Zülcelâlin, ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber nihayetsiz işleri bir anda yapmasını aklına sığıştıramayanlara seni misâl veririz:

Ki sen  zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hattâ herbir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, bir misâlî güneşi, onların kabiliyetine göre verirsin.  Farazâ  ilmîn, şuurun bulunsa idi, her ayna senin bir nevi menzilin ve tahtın ve iskemlen hükmünde olup, herşeyle bizzat temas ederdin, her zîşuurla aynalar vâsıtasıyla, hattâ göz bebeğiyle, birer telefon hükmünde muhâbere edebilirdin; bir şey, bir şeye mâni olmazdı, bir muhâbere, bir muhâbereye sed çekmezdi; her yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdın.

Yine Cenâb-ı Hakkın her şeye, her şeyden daha yakın; fakat, herşeyin Ondan nihayetsiz uzak olmasını senin misâlin ile anlatırız:

Nasıl ki senin şuurun ve konuşman olsa idi elimizdeki ayna vâsıtası ile bizimle konuşabilir, istediğin gibi bizde tasarruf edebilirdin. Belki ayna-misâl bizim  göz bebeğimizden bize daha yakın olduğun halde, biz senden uzağız, hiçbir cihette sana yanaşamayız.

Apaçık görülen şeylere ”güneş gibi parlak” deriz biz.

Her sabah dünyamıza rengârenk doğar, bizi sevinçlere gark edersin. Vazife-i yevmiyeni tamamladığında gûnâ-gûn çekilişin bir başka sürûrdur gönüllere, şenliktir gözlere.

Bir gün gelir yerin başına izn-i İlâhî ile sardığın ziyâyı emr-i Rabbânî ile geriye alırsın, Rabbin  “Haydi, yerde işin kalmadı, Cehenneme git, sana ibâdet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadâkatsizlikle tahkir edenleri yak” dediği gün ateşinden mahfûz olmayı, bugün atmosferimizi ve dünyamızı senin zararlı ışınlarından korumakta olan, senin ve bizim Halıkımızdan dileriz.

Biz vazifemizi senin kadar mükemmel yapamasak da senin vazifeni görüyoruz ve bîhakkın yaptığına şâhitlik ediyoruz. Seni, bize hizmet etmekle vazifelendiren Yerler ve Gökler Rabbine nihayetsiz şükrediyoruz.