EMİNE EREN

Hissettiğin veya hissedemediğin beş vakit yönelişinin bir gün tecessüm etmesi, gönüllerin hayran, gözlerin yaşsız kaldığı, dizlerinin bağının çözüldüğü andır. Ve o anda hissettiğin fakirlik içinde gına, acizlik içinde kudrettir. Kapısındasındır artık… Kalbinin miftahı ile Yaradanın kapısı arasında hiçbir engel kalmamıştır, gönül coşar gözler ağlar…

Yapamadıklarına, geçen onca zamana karşın aldığın mesafeye yanarsın, ahiretin nimetlerini unutmuşcasına insanların devasa binalarla dünyadan kâm alışına yanarsın…

Görünce titrediğin Kâbe’den daha değerli mü’minin kalbini kırdıklarına yanarsın…

Varlık âleminde mekân ittihaz etmeyen Rabbinin bir mekânı kendine beyt seçerken orada gördüklerinden daha çok göremediklerine yanarsın…

Âlem-i İslâm’ın perişanlığını görmek değil, yaşarken boşa geçirdiğin zamanlara yanarsın…

Böyle için için yanarken ev sahibinin seni her şeye rağmen sevgiyle ağırladığı bir yerdir Beytullah… Fakirliğinle ağırlandığın, samimiyetinle uğurlandığın bir gelenlerin bir de gelemeyenlerin gönlünde hasrettir.

Neden doyulmuyor diye sormuşumdur kendime ve hep şu cevap çıkar karşıma: Doyar mı bir yavru annesine, bir anne yavrusuna? Merhametten bir lem’a varlığı böyle ayrılmaz ve kopmaz yapıyorsa, nasıl kopsun kul merhametin asıl sahibi Rabbinden? İşte burada – teşbihte hata olmasın – insan, ana kucağında bulduğu şefkatle mest olup defalarca istemesi gibi ayrılmak istemiyor ayrılınca da hemen dönmek istiyor. Hasreti bu yüzden Beytullah aşıklarının…

İlk olarak Mekke’ye gitmişseniz Kâbe’den ayrılışın hüznünü Rasûlullah’a kavuşma sevinci teselli eder. Aklınız Beytullah’ta kalsa da gönlünüz Medine’ye kanat çırpar…

Geçerken çölleri, sıcağın şiddetiyle yanan dağı taşı, yanınızda Rasûlullahla yoldaşının mahzun ama ümitli yol alışını hissedersiniz. Mü’minin hüznüne ne kutlu örnektir. Hüznü yaşarken ümitvar olmak…

Vasıta ile dayanamadığınız mesafeye yürüyerek nasıl tahammül ettiğine şaşkın yaklaşırsınız kutlu beldeye; Rasûlullah’ı kucaklayan mü’minlere cennet, İslam’a merkez mübarek beldeye…

Şehir merkezine girdiğinizde cennet-misal bir yeşil sizi karşılar ama gözleriniz buğulu “Hayır” dersiniz “aradığım yeşil bu değil.” Öyle hemencecik göremezsiniz Yeşil Kubbe’yi… Uzun gelen zaman sonrasında karşınızdadır bütün güzelliği ile. Kuş olmayı istediğiniz yegâne anlardan biridir. Konayım kubbeye, günahlarımın mâni olduğu gül kokusunu zerrelerimde hissedeyim istersiniz. Ama yerde bile izin yoktur bu duyguları yaşamaya, görevli gelir “Haciii kıbleye dön Allah’a dön!” Bağırmak gelir içinizden “Rasullullah’a ne kadar dönersem yönümü o kadar yöneliyorum Rabbime…” Ama laf anlatmak mümkün değildir. Birkaç kare resim gözleriniz arkada mahzun ayrılırsınız o güzellikten…

Ama Mescid-i Nebi’deki rüzgârlarla Cennetin esintisini hissetmek, saadet aşının çilesiyle birlikte mutluluğunu hissetmek, namaza duranlarla birlikte Rasûlullah’ın orada olduğunu hissetmek; bunlara hiçbir mâni yok günahlardan başka… Fakat acz ve fakr ile günahlar da aradan çekilince hissedin hissedebildiğiniz kadar…

Bu doyumsuz lezzetlerle mest iken dönüş kelimesi ne kadar acı veriyor insana, tarifi imkânsız. Artık bu acının tekrar gelebilme duasından başka tesellisi de yok… Dönüş yoluna çıkılmıştır bir kere. Hurma bahçelerinde bir akşam yemeği ve namazgahta kılınan namazla veda edilir Rasûlullah’a ve Medine’ye…