FUNDA DEMİRER

Son zamanlarda internette arama motorlarından, vikipedi’lerden aldıkları güvenli ya da güvensiz bilgilerle 14 asırlık bir silsileyi itham eden, yargılayan, tahkir eden zevata karşılık asrın âliminin ulemaya bakışı, hitabı, hürmeti ne kadar da ders verici. Kaynaklara doğru yaklaşmayan, dahası kaynak sahiplerine bile burun kıvıran, tenkid gözlüğü gözüne yapışmış insanlar karşısında; ilim yolculuğunda diz dirsek çürütmüş, hattâ ömrünü vermiş zatların birbirine bakışı da makamları derecesinde oluyor.

Risale-i Nur eserlerinde ilgili kısımlar ve müellifin (kendi tanımıyla Eski Said – Yeni Said dâhil) hayatı tamamıyla kendinden önce gelen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaati tasdik, kendi devrinde olanlarla da muhabbet ve hürmet içinde geçiyor. Bazen bizim bir âlim’in söylemi hakkında hemen yargıya varacağımız bir durumda bile Bediüzzaman o zatın kendi makamından sarf ettiği bir sözü o makam çerçevesinde değerlendiriyor.

“Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatı” olan Yedinci Şua’nın Birinci Makamının Dokuzuncu Mertebesinde Bediüzzaman ulema tarifini ve onlara ispatsız dava edenleri o kadar öz ifadelerle anlatıyor ki, gözünü güneşe kapamayana bu kısa bölüm bile yeterli oluyor:

Sonra imanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talip, enbiya aleyhimüsselâmın meclisinden gelirken, ulemanın ilmelyakîn suretinde kat’î ve kuvvetli delillerle, enbiyaların (aleyhimüsselâm) dâvâlarını ispat eden ve asfiya ve sıddîkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhi ve yüz binlerce müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik, kıl kadar bir şüphe bırakmayan tetkikat-ı amîkalarıyla, başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesâil-i imaniyeyi ispat ediyorlar.

Evet, istidatları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usul ve erkân-ı imaniyede onların müttefikan ittifakları ve her birisinin kuvvetli ve yakînî burhanlarına istinadları öyle bir hüccettir ki, onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve burhanlarının umumu kadar bir burhan bulmak mümkün ise, karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa, o münkirler, yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve ispat olunmayan menfî meselelerde inat ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.

Bu seyyah, bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i mâneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz.